Mareşal, Şükrü Kaya'dan nefret ederdi.
O da ondan...
Bu iki adam, bilhassa Montrö konferansından sonra birbirlerini günahları kadar sevmemeye başlamışlardı. Mareşal ve mühiti için Şükrü Kaya "ahlaksız herifin" biriydi. Dahiliye Vekili ise ona "hem kel hem fodul" deyip duruyordu.
Bu karşılıklı nefretin sebebi gerçekten hikayeye değer. Anlatayım:
Montrö'de Boğazlar Conventionu'nun imzasından sonra, yani 1936 Temmuz ayının 22sinden sonra bir gece, Şükrü Kaya, köşkünde Lozan Muahedesinin, kimbilir kaçıncı defa karıştırırken Adalardan bahseden 12'nci ve 15'inci maddelerde kafası bir şeylere takılır. (Şükrü Kaya, Lozanı beğenmezdi) Haritayı açar. Önce onbeşinci maddenin İtalya'ya terkettiği Rodos'la on iki adayı ve Meis adasını işaret eder. 12 ada diye bahsedilen adalar şunlardır.
Bizim Astropalya dediğimiz Stampalya, Harki, Skar-Panto, Kasso, Piskopis, (yahut Tilos), Misiros, Kalimnos, Leros, Patmos, Lipsosı Simi, Koş.
(15'inci maddenin sonunda "ve bu adalarla ilgili adacıklar" diye de bir kayıt vardır.)
Sonra 12'nci madde ile Yunanistan'a bırakılmış olan şu adalara da birer çarpı işareti koyar:
Limni, Samotraki, Midilli, Sakız, Sisam, Nikarya.
(Bu maddenin sonunda da "Bu muahedeye mugayir ahkam mevcut olmadığı takdirde Anadolu sahillerine üç milden yakın adalar Türk hakimiyeti altında bırakılmıştır.)
15'inci maddedeki bu "adacıklar" la 12'nci maddedeki "sahile yakın adalar"a zihni takılan Şükrü Kaya, elindeki hariada bunlara ait bir çizgi bulamaz. Aslen İstanköy'de doğmuş, büyümüş bir Adalar Denizi çocuğu, tıpkı Turgut Reis gibi bir Aydın yalıları çocuğu olduğu için, Yunanistan'a ve İtalya'ya terkedilmiş olan adalarla sahil arasında bazı toprak serpintileri bulunduğunu hayal meyal hatırlar... Ama bunlar kaç tanedir, büyükleri de var mıdır? Lozan'dan beriyi geçen on üç yıl içinde Yunanlılar ve İtalyanlar şu "adalar" ile "adacıklar"a hiç ilişmişler midir? Lozan'dan sonra kara sınırları tahdit edilirken Batı Anadolu da bir deniz sınırı tasavvur edilmiş midir? "Adalar ve "adacıklar" tabirlerine uygun durumdaki toprak parçalarının mülkiyeti birer birer tespi edilmiş midir?
Velhasıl uykusu kaçar, sabah erkenden velakete damlar ilk işi müsteşarı çağırıp şu emri vermek olur:
- Bana gözü en açık olanlardan dört adet müfettiş seç, getir.
Dahiliye Vekaleti kütüphanesinde pek mufassal bir atlas varmış... Aldırır. Alman Erkan-ı Harbiye haritalarını da buldurur. Emniyet-i Umumiye'de bir deniz haritası da varmıiş, onu da alıp açar. Kendisi, müsteşar, dört mülkiye müfettişi bir komisyon halinde toplanıp "adalar" ve "adacıklar" muammasını halle çalışırlar.
Bir de ne görsünler? Serpintilerin sayısı binden fazla (!)
Şükrü Kaya hemen Adalar Denizi Türk kıyılarını dörde ayırıp, müfettişlerin her birini bir bölgeye tayin eder. Verdiği talimat şudur:
- Vazifeniz son derece mahremdir. Her birinize iki emniyet memuru refakat edecektir. Gittiğiniz yerlerdeki kaymakamlara, nahiye müdürlerine ne ile uğraştığımızı asla çıtlatmayacaksınız. Sandalla mı olur, motorla mı, yelkenli ile mi, artık ne gibi vasıtalar bulabilirseniz kara sularımız içinde veya iki üç mil daha uzakta ne kadar "adacık" ve "ada" varsa dolaşup malumat toplayacaksınız. Mahalli amirlerden kontrol sahalarına dahil kıyılardaki adalar hakkında sezdirmeden bilgi de toplayabilirsiniz. Adalar boş mu? Dolu mu? En geç bir ay içinde buraya gelip bana bizzat rapor edeceksiniz.
Ve derhal bol harcırahlar verdirerek bu dört müfettiş, ikişer emniyet memuru ile yola çıkartır.
Bir taraftan da hariciyeden de bilgi artar. "Adalar"ın ve "adacıklar"ın mülkiyetini teker teker tespit eden bir protokolün mevcut olmadığını anlar.
Müfettişler vazifelerini bitirip döndükleri zaman Şükrü Kaya toplanan bilgiler karşısında adeta dehşet duyar:
Sahipsiz yüzlerce ada!
Hemen haritaları alır, arabasına atlar; Cumhurbaşkanına gider. Durumu anlatır:
- Eğer en kısa zamanda bu adalar üzerinde mülkiyet hakkımızı belirtmezsek, Yunanlılar ve İtalyanlar (Hadise İkinci Dünya Harbinden önce cereyan eder. On iki Ada ve Rodos, Meis İtalyanlardadır.) hangisine ayak basarlarla 'bayraklarını çekiverirler. Bize de apışıp kalmak düşer. Onun için derhal adaları işgal etmeliyiz.
Mustafa Kemal bir an düşünür:
- Haklısınız..der. Büyük bir ihmalde bulunmuşuz. Şu haritalarla beraber hemen Mareşal'e git. Durumu anlat.
İşte Mareşal ile Şükrü Kaya'nın arası o gün bozulmuştur.
Dahiliye Vekilini güler yüzle karşılayan Fevzi Paşa, önüne haritalar serilip durum izah edilince önce şaşalamış, sonra da birden kaşlarını çatarak:
- Olan olmuş demektir. Artık yapılacak bir iş yok. Elden ne gelir?
Şükrü Kaya bu sahneyi bana anlattığı zaman:
- Mareşal bu cevabı verince şaka ediyor sandım... demişti. Bu kadar önemli bir işi bir Genel Kurmay Başkanı böyle hafiften alabilir miydi? Israr ettim. Bu topraklar üzerinde mülkiyet hakkımızı bir an önce kurmalıyız dedim. Hiç cevap vermedi. Baktım ki şaka etmiyor. Haritaları topladım. Yanından ayrıldım.
Ertesi gün kabine toplantısı vardır. Müzakere başlayınca Şükrü Kaya söz alır, "Son derece mühim ve mahrem bir memleket meselesi üzerinde bilgi vereceğini" söyler ve Genel Kurmay Başkanı Paşa hazretlerinin de toplantıya davet edilmesini teklfi eder.
Paşa gelir. O zaman da Şükrü Kaya bütün vekilleri hayrete düşüren durumu uzun uzadıya anlattıktan sonra:
- Ben vazifemi yaptım.. der, şimdi vazife sırası paşa hazretlerindedir. Bu adaları hemen işgal ettirmelidirler.
Bütün gözler kendisine çevirilince Paşa, pürhiddet ayağa kalkar, masaya elini vurarak haykırır.
- Erkan-ı Harbiye bu mesuliyeti üzerine alamaz. Dahiliye Vekilinin maksadı nedir? Memleketi harbe mi sürüklemek istiyor? Cevap versin! Maksadı bu mudur?
Şükrü Kaya şu cevabı verir:
- Vazife kendilerine terettüp etmektdir. Eğer hadiselerin seyri bir harbi zaruri kılarsa, kabine karar verir, o kararı da gene Paşa hazretleri tatbik ederler.
İşte Mareşal'in mukabelesi de bu:
- Kendisinde bir harbi de göze alabilecek cesareti görebiliyorsa bu işi neden bizzat başaramıyor?
Şükrü Kaya fırsatı kaçırmaz:
- Peki... der, Paşa hazretleri emirlerindeki ince filoları 48 saat için Dahiliye Velaketi emrine devretsinler.. Dahiliye Velaketi ve sivil idare bu vazifeyi başarmaktan şeref duyacaktır.
Ve böyle de olmuştur. Fevzi Paşa Deniz Kuvvetlerine talimat vererek motor botları, birçok ufak gemileri Dahiliyenin emrine verdirmeye mecbur olmuştur. Gümrük idaresinin bir iki gemisi, jandarma motorları, bir sürü sandal, yelkenli vesaire de bunlara katılarak garip bir filo kurulmuştur. O yüzlerce adacığın bir kısmına birer numara, pek büyük olanlara da birer isim takılmıştır. Bu numaralarla isimler kalın çinkolar üzerine yazdırılıp yüzlerce tabela hazırlanmıştır. O engin saha parsellere ayrılarak vasıtalar gruplandırılmıştır. Ve bütün gruplar bir gece hava karardıktan sonra hep birden harekete geçirilmiştir. Lozan muahedesinde isim zikredilierek karara bağlanmamış olan bütün adacıklar, serpintiler ve adalar ertesi sabah tanyeri ağarıncaya kadar fiilen ve hukuken anavatana adeta yeniden ilhak edilmiştir.
Adacıkların büyüklerine üçer beşer jandarmalı karakollar kurulmuş, küçüklerine tarassut kuleleri yapılmış, nobetçiler konmuştur. Hatta o güne kadar imhal edilmiş olan birçok tehlikeli yerlere deniz fenerleri takılmıştır.
Mareşal bu hareketin devamında gayet sinirli görünmüştür. Operasyonun başarı ile bitirildiği kendisine bildirildiği zaman da hiddetle söylenmiştir.
- Sevinmekte acele etmeyelim. Bekleyelim, bakalım bu işin altından nasıl bir çapanoğlu çıkar?
İşin tuhafı, dört gün sonra, bir an Mareşal'ın dediği gibi de görünmüştür.
Bir sabah İtalyan ataşemiliteri ile ataşe Naaval'inin Arslanlı kapıdan girip Genel Kurmay merdivenlerini acele acele çıktıkları görülmüştür. Sabah sabah gelen bu ziyaretçiler Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisimiz Paşa hazretleri tarafından kabul edildikleri zaman kendisine selamlamışlar ve heyecanlı sormuşlardı:
- Silahlı kuvvetlerinizin İtalyan topraklarını cebren işgal etmelerinin sebebi nedir?
Meğer aynı anda İtalya Büyükelçisi de Hariciye Vekaletini boylamış bulunuyormuş:
- Eğer bu bir yanlışlık değilse ekselans bir "Casus Belli" (Harb sebebi) sayılabilir Cumhuriyet Hükümetinin maksadı nedir? On iki ada üzerine bir saldırı mı tasarlıyorsunuz?
Mareşal Başbakanlığa gider tabii.. Vekiller Heyeti hemen toplanır tabii.. Ve Mareşal ağır basacağını sanarak şöyle der:
- Hadise tam tahmin ettiğim tarzda inkişaf ediyor. Şimdi İtalyan askeri ataşeleri beni sual yağmuruna tuttular. Artık verilecek cevabı da siz bulursunuz.
Şükrü Kaya sorar:
- Ataşeler, mevki tasrih etmişler midir?
Mareşal cevap verir;
- Evet.. Kalimnos adasına 3 mil mesafede bulunan küçük ada.
- Başka?
- Bu kadar. Başka yok.
- O halde bu küçük adayı derhal tahlike eder ve İtalyan otoritelerine teslim ederiz. Bize son hareket sekiz yüzden fazla adacık kazandırmıştır. YUnanistan'dan hiçbir itiraz gelmediğine göre bu tek adacığı İtalya'ya veririz, gerisinde bize kalır. O adada yalnız jandarma vardır. Binaenaleyh bunu sivil idaremizin bir hatası olarak gösteririz. Ben de Daihliye Vekili sıfatı ile İtalyanlara bir kaç nezaket cümlesi söyler, gönüllerini alırım.
İşte Mareşal o günden sonra taşkın bir Şükrü Kaya düşmanı kesilmiştir. Bu karşılıklı nefretin ikinci Cumhurbaşkanı seçiminde oynadığı rol büyüktür. Çünkü Mareşalin Cumhurbaşkanı olabilmesi sadece Şükrü Kaya'nın elindeydi. Ve gene Şükrü Kaya ancak Mareşalin desteği ile o makama yükselebilirdi. İkisini saran nefretten istifade eden İsmet İnönü olmuştur.
Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, Ordu ve Politika s.274-301
http://www.hackturk.us/mustafa-kemal-ataturk/83824-adalar-denizi-ege-denizi-gercedhi-ve-adalarin-ele-gecirilmesi.html
|