Atatürk: "Korkuya dayanan ahlak, ahlak değildir. Böyle bir ahlaka güvenilmez. Onun için genç kuşağın kafasını yormadan, onun her şeyi almaya ve sindirmeye elverişli beyni gerçeğin izleriyle süslenmelidir." Bu sözleriyle adeta günümüzün ezbere dayalı eğitim anlayışına karşı çıkan Atatürk okul hakkında da şunları söylüyor: "Okul, genç dimağlara insanlığa saygıyı, ulusa ve yurda sevgiyi,onuru, bağımsızlığı öğretir.... Yurdu ve milleti kurtarmaya çalışanların aynı zamanda mesleklerinde namuslu birer uzman olmaları gerekir. Bunu sağlayan okuldur. Eğitim programımızın temeli, bilgisizliğin yok edilmesidir. Bunu yok etmedikçe yerimizdeyiz. Yerinde duran bir şey geriye gidiyor demektir."
Bir memleket gezisinden dönüşte Atatürk'ü düşünceli ve üzgün gören Sabiha Gökçen, O'na bunun nedenini sorar; O da şöyle der: "İnsan ömrü yapılacak işlerin azameti karşısında çok cüce kalıyor. Geçtiğimiz yerlerde fabrikalar, ekilmiş tarlalar, düzgün yollar, elektrikle donanmış köyler, büyük yemyeşil ormanlar, en çok da çocukların, iyi giyimli çocukların, yüzleri sararmamış dalakları şiş olmayan çocukların okuduğu okullar görmek istiyorum. İstanbul'da ne medeniyet varsa, Ankara'ya ne medeniyet getirmeye çalışıyorsak, İzmir'i nasıl mamur kılıyorsak yurdumuzun her tarafını aynı medeniyete kavuşturalım istiyorum, ve bunu çok ama çok çabuk yapmak istiyorum. Her şeyi devletten ve her şeyi milletten beklemek doğru olmaz. Devlet ve millet daima el ele çalışmalıdır yarınları göğüslemede..." Köy Enstitüleri fikrinin temeli Atatürk'ün bu düşünce ve hasretidir.
Eğitimin bir tanımı da, bireyi, doğrudan, güzelden yana değiştirme, yenileştirme ve geliştirme sürecidir. Eğitim, yapısı gereği, sürekli olarak geleceği hedef alır. Bu nedenle de, eğitimin işlevi çok yönlüdür. Başka bir deyişle, eğitim, geçmişin çürük ve eskilerini atıp, kalıntılarını ayıklamaya çalışırken, yerine çağdaş anlamda, daha insansal bir yapılanmayı hedef alır. İşte Köy Enstitüleri de bunu temel alarak 17 Nisan 1940 da 3083 sayılı yasayla, Hasan Ali Yücel'in Bakanlığı döneminde fikir babası İsmail Hakkı Tonguç'un önderliğinde kurulmuştur.
Hasan Ali Yücel Köy Enstitüleri için bakın ne demiş:
''Biz, istiklal mücadelesinden itibaren sosyal hayatımızda yaptığımız büyük devrimleri köylere götürecek adam yetiştirmek isteriz. Çünkü ümmet devrinin böyle bir adamı vardır. Bu, imamdır. İmam, insan doğduğu vakit kulağına ezan okuyarak, vefat ettiği vakit mezarının başında telkin vererek, doğumundan ölümüne kadar bu cemiyetin manen hâkimidir. Bu manevi hâkimiyet, maddi tarafa da intikal eder. Çünkü köylü hasta olduğu vakit de sual mercii imam olur. Biz imamın yerine, köye devrimci düşüncenin adamını göndermek istedik.
1935'te İlköğretim Genel Müdür vekilliğine atanan, Köy Enstitülerinin mimarı İsmail Hakkı TONGUÇ, "Eğitim Yolu ile Canlandırılacak Köy" adlı çalışmasında, çözüm yolunu şöyle gösteriyor: "Köyü canlandırma alışılagelmiş sıradan bir ilköğretim sorunu değildir. Eğitim yolu ile köyü canlandırmak; modern anlamda ilköğretimi köye mal etmekle sağlanabilir. (...) Köyü canlandırma sorunu, her şeyden önce bu savaşa katılacak elemanı yetiştirme sorunudur. Köy Enstitülerinin kuruluşunun nedenlerinin başında bu gelir.
1935'te nüfusumuz 16 milyonun üzerindedir. Bunun %80'i kırsal kesimde yaşamaktadır. 40 bin köyümüz vardır. Bunun yanı sıra bu köylere bağlı binlerce mezramız da vardır. Nüfusun %80'i okur yazar değildir. Ekonomi büyük ölçüde tarıma dayalıdır. Böyle bir ülkenin kalkınabilmesi ancak köy insanının yükseltilmesi, tarımda yeni tekniklerin uygulanabilmesi ile mümkün olacaktı.
1936'larda deneme amaçlı başlayıp 1940'ta resmen kurulan köy Enstitüleri, bu iki değerli insanın önderliğinde Anadolu'nun aydınlanma meşaleleri olmuştur. Atatürk Devrimi'nin kopmaz bir parçası olan Köy Enstitüleri 17 Nisan 1940'ta dört kırsal yerleşim biriminde aynı zamanda kuruldu. Sayıları aynı yıl 14'e 8 yıl içinde de 21'e çıkarıldı. Köy enstitüleri, köy çocuklarının öğrenim gördüğü, ilkokul üzerine temellenmiş 5 yıl süreli eğitim kurumlarıydı. Ülkemizin değişik yerlerinde açılan bu okullarımızda 1948 yılına kadar kız ve erkek olmak üzere 20.000 kadar öğretmen, sağlık memuru ve ebe yetiştirildi. Köy Enstitüleri yalnızca öğretmen yetiştiren kuruluşlar olmayıp,bulunduğu çevreyi araştıran, geliştiren ve çevrenin kalkınmasını da üstlenmiş kurumlardı. Çok önemli bir işlevi yerine getirdi. Başka biçimde söylersek Köy Enstitüleri kırsal yörede toplumsal, ekonomik ve kültürel kalkınmayı sağlamak; bu alanda ilgili gerekli elemanları yetiştirmek için kurulan yapılardı.
Gerçek anlamda devrimci bir hareket olan Köy Enstitüleri çağın en ileri eğitim modeliydi. Anlayan, düşünen, sorgulayan ve üreten bireyler yetiştirmiştir.Köy Enstitüleri, kuruluşundan itibaren Atatürk Devrimlerinin itici gücü olma yolunda hızla yol almış, kapatılana kadar, buralardan birçok öğretmen, eğitmen ve sağlık memurunun yanısıra, Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Mahmut Makal, Mehmet Başaran ve Dursun Akçam gibi önde gelen yazarlar ve düşünürler yetişmişlerdir.
17 Nisan 1940 tarihi Türk Ulusu'nun en büyük, en onurlu günlerinden birisidir ve tüm dünyaya verdiğimiz en önemli, en anlamlı örneklerden biridir. İşte İkinci Dünya Savaşı'nın da eklediği yokluklar, zorluklara rağmen tarlalarını sürdüler, bahçelerinde sebze, meyva ürettiler, eğitim yapacakları, barınacakları binaları, masalarını, sıralarını kendileri yaptılar. Ve daha nicelerini... Kız, erkek demeden çağdaş uygarlığın kazanımlarını alınterleriyle yarattılar.
Çukurova Üniversitesi Öğretim Görevlisi İbrahim Ortaş Köy Enstitülerinin amacını şöyle tanımlar: ''Köy Enstitülerinde yaşam, dönemin öğretmen ve öğrencilerinin anlatımı ile tam "birliktelik, katılım, yetki" ve "sorumluluk" eksenlerine oturtulmuştur. Enstitülerde kararlar yönetici-öğretici-öğrenci üçlüsünün katkı ve onayıyla alınmıştır. Köy Enstitülerine eğitim anlamında yüklenen sorumluluk dönemin koşulları göz önünde bulundurulduğunda ağır ve anlamlıdır. Köy Enstitülerinde benimsenen anlayış o dönemde; "eğitim, üretim içindedir" şiarı olmuştur.''
Kendisi de bir Köy Enstitülü olan Nedim Menekşe'nin Köy Enstitüleri Gerçeği isimli kitabı var. Bir anılar yumağı. İmece usulü hazırlanmış. Tıpkı okullarında olduğu gibi. Bakın o dönemde bu okullarda okuyan Köy Enstitüleri mezunları neler söylemişler:
Kamil Emiral:
"Köy Enstitüleri'nde hayat sabah saat altıda, dan dan dan diye çalan kalkma kampanasıyla başlardı. Nöbetçi öğretmen, nöbetçi öğrenci başkanıyla bütün yatakhaneleri dolaşarak öğrencilerin kalkmasını sağlardı... Köy Enstitüleri'nde her şeyi yaparak, yaşayarak öğrenir, ezberciliğe yer verilmez, üreten, düşünen, neden ve niçin sorularının cevaplarını araştıran kişilikli insanlar yetiştirilirdi...
İhsan Yüce:
"Köy Enstitüleri binlerce köy çocuğu gibi benim de kaderimi değiştirdi. Kapkaranlık dünyamda hiç umamadığım zamanda bir pencere açarak hayatıma yön verdi. Bu bakımdan Köy Enstitüleri deyince ilk aklıma gelen, bizi aydınlığa götüren bir yol. Çalışmalarımız kültür, sanat ve tarım alanlarında devam ediyordu. Bir taraftan da İkinci Dünya Harbi'nin getirdiği yoklukla savaşıyorduk. Ekmeğimiz sınırlıydı. Binalarımızı kendimiz yapıyor, tahılımızı, sebzemizi, balımızı, etimizi, kendimiz üretiyorduk. Çok yoruluyorduk ama meydana gelen eserleri ve üretimi gördükçe yorgunluğumuzu unutuyorduk. Öğretmenlerimizle kardeş gibiydik. Tüm alanlarda kendimize yetecek ve çevreye örnek olacak şekilde yetiştirildik. Hayatta karşılaştığımız problemleri çözmede hiç zorluk çekmedik. İyi niyetle hiçbir karşılık beklemeden millete ve devlete olan borcumuzu ödedik...
Veysel Alkan:
"Köy Enstitüleri sadece öğretmen yetiştirmiyordu; köylerde görev yapacak sağlık memurları ve ebeler de yetiştiriyordu. 3. sınıfı bitirenler sınavla sağlık kollarına ayrılabiliyordu. Ben de sağlık kolundan mezun oldum. Yıllarca köylerde görev yaptım. Hayatımda hiç kimseden para istemedim. Bu yüzden adım "para almayan sağlıkçı"ya çıktı.''
Köy enstitüler özgürce düşünebiliyor, özgürce üretiyor, yaratıcılıklarını geliştiriyor, köylünün yardımına koşuyor, bir binayı yeni baştan meydana getirebiliyordu. Sanatın ve sanatçının bütün unsurları ile yoğrulmuştu. Her alanda ve her konuda engin bilgi sahibiydiler. Ancak siyasi kadroların desteği ile kurulan köy enstitüleri yine siyasi kadroların baskısı ile kapatılmıştır.
Köy Enstitüleri sistemi, bugünkü eğitim sisteminden çok farklıdır. Bu farklılıklara birey açısından bakıldığında; yaratıcılığı, düşünme becerilerini öne çıkaran, sorumluluk bilinci veren, çok yönlü gelişimi destekleyen, iş içinde üreten ve eğiten, katılımcı, mesleğe ve sanata yönelten karma bir eğitim sistemidir. Kurumsal olarak bakıldığında ise; Türkiye'nin 21 bölgeye ayrılıp herbir bölgenin sorumluluğunun buralarda kurulan Köy Enstitülerine verilmiş olması, Kurtuluş Savaşı sonrasının toplumsal kalkınma projesinde Köy Enstitülerinin anlamını ortaya koymaktadır. Bu sorumluluklar arasında yalnız eğitim değil, sağlık, yol, su, elektrik, tarım ve diğer üretim biçimlerine (dokuma, marangozluk, balıkçılık gibi) bilimsel öncülük bulunmaktadır.
"İlköğretim meselesinin bir demagojiye kurban edilmemesi için bütün kuvvetimizi kullanacağız. Öldüğüm zaman Türk milletine miras bırakacağım iki eserden biri Köy Enstitüleri'dir.'' diyen İsmet İnönü döneminde 1946 yılındaki seçimleri yitirme kaygısı ve örgütlü muhalefetin kampanyasıyla, Köy Enstitüleri müfredatında ve kuruluş amaçlarından uzaklaşan değişiklikler yapıldı. 1950 seçimleri hem enstitüler için hem de CHP için bir dönüm noktasi olacaktı. Bu dügümü de aslında enstitüler çözecekti. Seçim öncesi enstitüleri kapatmaya baslayan ve bir yandan kur'an kursları ve imam hatipleri açmaya baslayan CHP, tüm bunlara ragmen 1950 seçimlerini kaybetti . Önceleri yaratıcılığın ön plana çıktığı eğitim anlayışının yerine giderek geleneksel ve ezberci eğitimin yerleştiği öğretmen okullarına dönüştürülerek 1954'te Adnan Menderes'in başbakan olduğu Demokrat Parti iktidarı tarafından kapatıldılar.
Toplumumuzun eğitim düzeyi, demokrasiyi sindirme bilinci, soğuk savaş koşulları ve batının baskısı sonucu ne yazık ki bu kazanım korunamadı.Köylülerin bu gibi aydınlanma sürecinden rahatsız olan toprak ağaları, Cumhuriyet karşıtları ve din istismarcılarının çıkarları bozuluyordu. Bunlara göre bu okullar komünist yetiştiren okullardı. Onlar için bu kurumların kapatılması gerekiyordu ve kapatıldı. Köy enstitüleri zaman içinde ilköğretmen okullarına , ilköğretmen okulları da 1974-75 yıllarında öğretmen liselerine, öğretmen liseleri de eğitim enstitülerine, eğitim enstitüleri de Eğitim Fakültelerine dönüştürülerek günümüze kadar gelinmiştir.
Köy Enstitüleri Çağdaş Eğitim Vakfı Genel Başkan Yardımcısı Niyazi Altunyağ bu süreci şöyle anlatıyor: "Artık siyasi ibre sağa kaymıştı. Sağın seçim meydanlarındaki vaatlerinden biri de din eğitimini yaygınlaştırmaktı. Ardından da DP iktidara gelince din dersleri okullara koyuldu, ve imam hatip okulları açılmaya başlandı. Köy Enstitüleri hareketi çağdaşlaşma projesi, Kemalist devrimin etkinliğiydi. DP dönemi ise geleneklere dönme ağır basıyordu, dindar insan istiyordu. Çağdaşlaşma projesi terk edildi. Halkın saf talepleri zaman içinde oya dönüştürüldü. Aynı köy çocukları Köy Enstitülerinde farklı, burada farklı yetiştiler.
Bugün öğretmen yetiştirmeden başlayarak eğitim sisteminin yaşadığı pek çok sorunun kaynağında Köy Enstitülerinin kapatılması yatmaktadır. Köy Enstitülerinin kapatılması ülkemizdeki aydınlanma sürecinin durdurulması ve demokratik işleyişin sekteye uğratılması anlamına gelmiş, genel anlamda da demokrasimizin derin bir yara alması sonucunu doğurmuştur. "Aydınlanma ocaklarının" tamamen kapatıldığı 1950'li yıllar aynı zamanda Türkiye gericiliğin, bağnazlığın safına siyasi iktidar eliyle geçtiği yıllar olmuştur. Bu anlamda enstitülerin kapatılması Türkiye'nin aydınlanma tarihinde gericiliğin zaferi olarak yerini almıştır. İşte Türkiye gericiliğin kazandığı bu zafer sayesinde adeta bir sorunlar yumağına dönüştürülmüştür.
Günümüzde ise tam tersine, paylaşım yerine bireyciliğin, dayanışma yerine rekabetçiliğin, yaratıcı bilgi yerine ezber bilginin ön plana çıkarıldığı paralı eğitim-öğretim modelinin ağır bedellerini ödemekteyiz. Eğitim süreci, diğer kurumların da etkisiyle bu sistemi yeniden üretmekte, kendine ve topluma yabancılaşmış bireyler yaratmaktadır. Bunlara ek olarak, devlet bütçesinden eğitime ayrılan payın yetersiz olması, özellikle kırsal alanda ve varoşlarda okuma yazma oranındaki düşüklük, kız çocuklarının okutulmaması, eğitim birliği ilkesinin bozulmuş olması, üniversite ve meslek edinme yapılanmasındaki yanlışlıklar gibi sorunlar hala ülkemizin gündemindedir.
Düşünüyorum da eğer bu gün Köy Enstitüleri kapatılmamış olsaydı 68 yıl sonra ülke olarak bu durumda olur muyduk? Sanmıyorum. Keşke yaşatabilseydik! Eğer yaşatabilseydik ülke olarak bu gün iç ve dış sorunlarla boğuşmuyor olacaktık. Ülke olarak bu gün İMF ve Dünya Bankası gibi tefeci kuruluşların denetiminde olmazdık. Ekonomik bağımlılığın yarattığı siyasi bağımlılık olmayacaktı. Her on yılda bir demokrasimiz kesintiye uğramıyor olacaktı. Bu ülkede iktidar olmak için ABD' den icazet alınmayacaktı. İç ve dış borçlanmanın 400 milyar dolara dayandığı ve her doğan çocuğun borçlu doğduğu bir ülke konumuna gelmiyor olacaktık ve bunun ağır faturasını ödemiyor olacaktık. Enflasyon ve d*******üasyonları yaşamıyor olacaktık. Ülkedeki gelir dağılımındaki bu korkunç uçurum olmayacaktı. Bir tarafta % 20 lik mutlu bir azınlık diğer tarafta % 80 lik mutsuz bir çoğunluk olmayacaktı.Ulusal gelir ortalamamız Afrika ülkeleri düzeyine inmemiş olacaktı. Türk insanı açlığa ve sefalete mahkum olmayacaktı. Parası olmayanın hastane kapılarında ölüme terkedildiği bir ülke haline gelmiyor olacaktık. İşizlik Türk insanının kaderi olmayacaktı. Türk insanı Avrupanın temizlik işçisi olmayacaktı. Parası olanın okuyacağı bir ülke haline gelmeyecektik. Eğitim bir ticari meta haline gelmeyecekti. İçerde ve dışarda itibarı sürekli zedelenen, çember sakallıların, hu çekenlerin, hala türban tartışması yapanların ülkesi konumuna gelmiyor olacaktık.
Köy Enstitülüler düşünüyor, okuyor, araştırıyor, tartışıyor ve üretiyorlardı. Hem aydınlanıyorlardı hem de aydınlatıyorlardı. Tarıma dayalı bir toplumun kalkınması için ideal bir eğitim projesiydi. Ama bu aydınlanmadan ve kalkınmadan iç ve dış güçler rahatsız oldular. Çünkü onların sömürülerinin önündeki en büyük engeldi Köy Enstitüleri. Sömürülerini rahatça devam ettirebilmeleri için bu insanların cahil bırakılması gerekiyordu. Cahil bırakmanın en iyi yolu da dine yöneltmekti. Bunun için de bu okulların kapatılıp imam hatiplerin, ilahiyat fakültelerinin, Kuran kurslarının açılması gerekiyordu. Türkçe olan ezanın Arapça okutulması gerekiyordu. Çağdaş ve bilimsel bir eğitimin yerine çağ dışı eğitimin temel alınması gerekiyordu. Bunu başardılar. Bunun sonucunda cami sayısı okul sayısını geçti. Böylece din yoluyla insanlar sürüleştirilip bu din sömürüsü temelinde oy avcılığı yapıldı. İşte bu oy avcıları bu izlenen yanlış politikaların sonucunda emperyalistlerin güdümünde bunun meyvelerini toplayarak bu gün iktidardalar.
Keşke yaşatmış olsaydık! Ve bu gün din sömürüsü yapan oy avcıları iktidarda olmayacaktı. Ülke adım adım emperyalistlere peşkeş çekilmiyor olacaktı. Ve en önemlisi de aydınlanma devrimi kesintiye uğramıyor olacaktı ve çağdaş uygar ülkeler içerisinde yerimizi alıyor olacaktık.
Atatürk eğitimle ilgili bakın ne demişti:''Yurdu ve milleti kurtarmaya çalışanların aynı zamanda mesleklerinde namuslu birer uzman olmaları gerekir. Bunu sağlayan okuldur. Eğitim programımızın temeli, bilgisizliğin yok edilmesidir. Bunu yok etmedikçe yerimizdeyiz. Yerinde duran bir şey geriye gidiyor demektir."
Ne kadar doğru değil mi? Biz de yerimizdeyiz. Eğer yerinde duruyorsan geriye doğru gidiyorsun demektir. Bilgisizliği yok etmediğimiz sürece ve namuslu insanları yönetime getiremediğimiz sürece bu ülke geriye gitmeye mahkumdur.Tüm bu yaşananlar Atatürk Türkiyesi'ne yakışmıyor. Bu ülke bunları hak etmiyor. Uyanın artık!...
UĞUR MUMCU'nun Köy Enstitüleri Hakkındaki Konuşmasını İzlemek İçin Tıklayın.
(http://www.youtube.com/watch?v=7ynyRPB9jHE&eurl=http://www.bizkackisiyiz.com/video.php?yazi_id=49394)